|
ALLAH BARIŞ YURDUNA ÇAĞIRIR VE KİMİ DİLERSE DOSDOĞRU YOLA
YÖNELTİP-İLETİR.
(YUNUS SURESİ, 25)
| Kitabın Büyütülmüş Kapağı |
|
|
|
DİN ADINA TERÖR UYGULAYANLARIN İÇ YÜZÜ
İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanalr,
işte güvenlik onlar içindir...
(Enam Suresi, 82)
Buraya kadar incelediğimiz gerçekler göstermektedir ki, masum insanlara
karşı terör eylemi düzenlemek, din ahlakına tamamen aykırı bir eylemdir.
Hiçbir Müslüman böyle bir suç işleyemez. Aksine, Müslümanlar bu
suçları işleyen insanları durdurmakla, "yeryüzündeki bozgunculuğu"
ortadan kaldırmak ve tüm insanlara huzur ve güven getirmekle sorumludurlar.
Müslümanlık terörle birlikte düşünülemez, aksine terörün engelleyicisi
ve çözümüdür.
"Hıristiyan" ve "Yahudi" terörü veya "İslami" bir terör olamaz.
Nitekim söz konusu terörü uygulayan kişilerin yapısına baktığımızda,
bu terörün dini değil sosyal bir olgu olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
HAÇLILAR: KENDİ DİNLERİNİ ÇİĞNEYEN BARBARLAR
Bir dinin veya bir başka fikir sisteminin gerçek mesajı, kimi zaman
onun sözde taraftarları tarafından tamamen çarpıtılabilir. Hıristiyanlık
tarihinin karanlık bir dönemini oluşturan Haçlılar bunun iyi bir
örneğidir.
Haçlılar, 11. yüzyılın sonunda kutsal toprakları (Filistin civarını)
fethetmek amacıyla Avrupa'dan yola çıkan Avrupalı Hıristiyanlardı.
Sözde dini bir amaçla yola çıkmışlar, ama geçtikleri her yere vahşet
ve korku götürmüşlerdi. Kitabın ilerleyen bölümlerinde detaylı göreceğimiz
gibi sivilleri toplu katliamlara uğrattılar, pek çok köy ve kenti
yağmaladılar. Müslüman, Yahudi ve Ortodoks Hıristiyanların İslam
idaresi altında huzur içinde yaşamakta olduğu Kudüs'ü fethettiklerinde
ise, büyük bir katliam gerçekleştirdiler. Tüm Müslüman ve Yahudileri
boyunlarını vurmak suretiyle vahşice öldürdüler. Bir tarihçinin
ifadesiyle "buldukları tüm Arapları ve Türkleri öldürdüler... erkek
veya kadın, hepsini katlettiler."15
Haçlılardan biri, Raymund of Aguiles, bu vahşeti "övünerek" şöyle
anlatıyordu:
Haçlı orduları, gittikleri her yerde
büyük katliamlar gerçekleştirdi. Sivilleri
katledip, pek çok kenti yağmaladı.
|
Görülmeye değer harika sahneler gerçekleşti. Adamlarımızın bazıları
- ki bunlar en merhametlileriydi - düşmanların kafalarını kesiyorlardı.
Diğerleri onları oklarla vurup düşürdüler, bazıları ise onları canlı
canlı ateşe atarak daha uzun sürede öldürüp işkence yaptılar. Şehrin
sokakları, kesilmiş kafalar, eller ve ayaklarla doluydu. Öyle ki
yolda bunlara takılıp düşmeden yürümek zor hale gelmişti. Ama bütün
bunlar, Süleyman Tapınağı'nda yapılanların yanında hafif kalıyordu.
Orada ne mi oldu? Eğer size gerçekleri söylersem, buna inanmakta
zorlanabilirsiniz. En azından şunu söyleyeyim ki, Süleyman Tapınağı'nda
akan kanların yüksekliği, adamlarımızın dizlerinin boyunu aşıyordu.16
Haçlı ordusu Kudüs'te iki gün içinde yaklaşık 40 bin Müslümanı
üstte anlatılan yöntemlerle vahşice öldürdü.17
Haçlıların barbarlığı o kadar taşkındı ki, 4. Haçlı Seferi sırasında,
kendi dindaşlarının şehri olan İstanbul'u yağmaladılar, kiliselerdeki
altınları söküp parçalamaktan bile çekinmediler.
Elbette ki tüm bu barbarlık Hıristiyanlığın siyaset doktrinine
aykırıydı. Çünkü Hıristiyanlık, İncil'de belirtilen ifadeyle gerçekte
bir "sevgi mesajı"dır. Matta İncili'nde Hz. İsa'nın öğrencilerine
"düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin" dediği yazılıdır.
(Matta, 5/44) Luka İncili'nde ise Hz. İsa'nın "bir yanağına tokat
atana diğer yanağını çevir" dediği bildirilir. (Luka, 6/29) Yeni
Ahit'in hiçbir yerinde şiddeti meşrulaştıran bir hüküm yoktur, masum
insanların katledilmesi ise tahayyül bile edilemez. "Masumların
katliamı" kavramı İncil'de zalim Yahudi kralı Hirodes'in bebek yaştaki
Hz. İsa'yı yok etme girişimi olarak geçer.
12 Eylül 1204'de İstanbul'a giren
Haçlı Ordusu kendi dindaşlarının şehrini yağmaladı, kiliselerdeki
altınları dahi söküp parçaladı.
|
Peki Hıristiyanlık şiddete hiç yer vermeyen bir sevgi dini iken,
Hıristiyan Haçlılar nasıl olmuş da tarihin en büyük vahşetlerini
gerçekleştirmiştir? Bunun en büyük nedeni, Haçlıların cahil insanlardan,
"ayak takımı" denebilecek kimselerden oluşan bir güruh olmasıdır.
Kendi dinleri hakkında hemen hiçbir şey bilmeyen, İncil'i hayatlarında
okumamış, hatta belki görmemiş, Hıristiyanlığın ahlaki kıstaslarından
habersiz olan kitleler yanlış bir yöne sürüklenmişlerdir. Din adıyla
ortaya çıkan bir grup iftirada bulunmuş, "Allah bunu istiyor" şeklindeki
Haçlı sloganı ile, bu cahil kitleleri peşlerinden barbarlığa sürüklemiştir.
Bu sahtekarca yöntemle dinin kesin olarak yasakladığı fiilleri,
geniş halk kitlelerine uygulatmıştır.
O dönemde kültürel yönden çok daha ileri seviyede olan Doğu Hıristiyanlarının,
örneğin Bizanslıların Haçlılar'dan çok daha insancıl olduklarına
dikkat etmek gerekir. Haçlılar gelmeden önce de, onlar gittikten
sonra da Ortodoks Hıristiyanlar, Müslümanlarla huzur içinde ortak
bir yaşam sürmüşlerdir. BBC televizyonu yorumcusu Terry Johns'a
göre, Haçlıların Ortadoğu'dan çıkmasıyla "medeni yaşam tekrar başlamış
ve üç dinin mensupları yine Kudüs'te birarada yaşama geri dönmüşlerdir."18
Haçlılar örneği genel bir olguyu göstermektedir: Bir fikrin takipçileri
eğer medeniyetten uzak, fikri yönden az gelişmiş, "cahil" insanlarsa,
o zaman şiddete eğilimleri çok yüksek olur. Bu, din dışı ideolojiler
için de geçerlidir. Dünyadaki tüm komünist hareketler şiddet yanlısıdır,
ama tüm komünistlerin en vahşi ve kana susamış olanları, Kamboçya'da
ortaya çıkan Kızıl Khmerler olmuştur. Çünkü onlar komünistlerin
en cahilleridir.
Cahil insanlar şiddet yanlısı bir fikri cinnet noktasına götürdükleri
gibi, şiddete karşı bir fikre (örneğin dine) de, şiddet karıştırabilirler.
İslam dünyasında da bunun örnekleri yaşanmıştır.
KURAN'A GÖRE BEDEVİ KARAKTERİ
Peygamberimiz dönemindeki Bedevi topluluklar
çölde yaşayan göçebe kabilelerdi. Bedeviler çölün sert şartları
içinde sert ve kaba bir karakter edinmişlerdi.
|
Peygamberimiz döneminde Arabistan'da iki temel sosyal yapı vardı.
Şehir insanları ve Bedeviler. Arabistan'ın şehirlerinde o dönemin
şartlarına göre oldukça gelişmiş bir kültür hakimdi. Ticari ilişkiler
bu kentleri dış dünyaya bağlıyor ve bu, şehirli Arapların "görgü"lerini
artırıyordu. Giyim kültürüne sahiptiler, edebiyattan ve özellikle
de şiirlerden hoşlanıyorlardı. Bedeviler ise çölde yaşayan göçebe
kabilelerdi ve çok geri bir kültüre sahiptiler. Sanat ve edebiyattan
tümüyle habersizdiler. Çölün sert şartları içinde kaba bir karakter
edinmişlerdi.
İslam, yarımadanın en önemli şehri olan Mekke'nin sakinleri arasında
doğdu ve gelişti. Ama İslam yayıldıkça Arabistan'ın tüm kabileleri
onu aşama aşama kabul ettiler. Bunlar arasında Bedeviler de yer
alıyordu. Ama Bedevilerle ilgili bir problem vardı: Entelektüel
ve kültürel alt yapıları, İslam'ın derinliğini kavramak için çok
yetersizdi. Bir Kuran ayetinde durumları şöyle açıklanıyordu:
Bedeviler inkâr ve nifak bakımından daha şiddetlidir.
Allah'ın elçisine indirdiği sınırları bilmemeye de onlar daha 'yatkın
ve elverişlidir.' Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe
Suresi, 97)
Bedeviler, yani "inkâr ve nifak bakımından daha şiddetli" olup
sınır tanımamaya müsait olan sosyal gruplar, Peygamberimiz döneminde
İslam dünyasına dahil oldular. Ancak sonraki dönemlerde İslam dünyası
içinde sorun oluşturmaya başladılar. Bedeviler arasında gelişen
"Hariciler" adlı mezhep bunun bir örneğiydi. Sünni inancının dışına
çıktıkları için "Hariciler" (isyan edenler) olarak bilinen bu sapkın
mezhebin en temel özelliği, son derece katı, vahşi ve fanatik olmalarıydı.
İslam'ın özü, Kuran ahlakının meziyetleri konusunda hiçbir kavrayışa
sahip olmayan Hariciler, birkaç Kuran ayetini gerçek anlamından
tamamen çarpıtarak, kendilerinden olmayan tüm Müslümanlara karşı
savaş açtılar. Dahası "terör" eylemleri düzenlediler. Peygamberimizin
en yakın sahabelerinden biri olan ve onun tarafından "ilim şehrinin
kapısı" olarak tarif edilen Hz. Ali, bir Harici tarafından düzenlenen
bıçaklı suikast sonucunda şehit edildi.
İslam dünyasında daha sonraki dönemde de "Haşhaşiler" olarak bilinen
bir başka şiddet örgütü daha gelişti. Bunlar, basit sloganlarla
ve vaatlerle kolayca kandırılabilen, dinin özü ve derinliği hakkında
hiçbir kavrayışa sahip olmayan, cehaletleri nedeniyle de büyük bir
fanatizm sergileyen militanlardan oluşmuş bir "terör örgütü"ydü.
Bir başka deyişle, Haçlılar nasıl Hıristiyanlığı gerçek anlamından
tamamen çarpıtarak bir vahşet öğretisi gibi yorumladılarsa, İslam
dünyasında ortaya çıkan birtakım sapkın gruplar da İslam'ı yanlış
yorumlayarak şiddet uyguladılar. Her ikisinin de ortak yönü, Kuran'daki
ifadeyle "bedevi", yani cahil, kültürsüz, kendi içine kapalı, sert
ve kaba tabiatlı insanlar olmalarıydı. Uyguladıkları vahşet, bu
sosyal yapının bir sonucuydu, mensup olduklarını iddia ettikleri
dinin değil.
|
TERÖRİST ACIMASIZDIR,
TEK AMACI YOK ETMEKTİR
Rus
anarşizminin kurucusu olan Michael Bakunin(sağda) ve öğrencisi
Nechayev, ideal bir teröristi şöyle tanımlamaktadır:
İdeal terörist, yasal düzen ve medeni dünyanın
tüm yasal, manevi ve diğer kurumları ile ilişkisini kesen
kişidir... Yalnızca bir tek bilim tanır: Yok etmek. 19
Bakunin'in ve Nechayev'in bu sözlerinden
de anlaşılacağı gibi teröristler maddi ve manevi tüm kurumlarla
bağlantılarını kesen, dolayısıyla bütün ahlaki değerleri reddeden
ve bu kurumları kendilerine bir engel ve düşman olarak gören
kişilerdir. Bakunin bir başka sözünde ise "Bir teröristin
tek bir gayesi olmalıdır, acımasız imha!.. Bu gayeyi göz önüne
alarak, yorulmadan ve soğukkanlılıkla her zaman ölmeye ve
buna mani olan herkesi kendi elleriyle öldürmeye hazır olmalıdır"
demiştir. Terörizmin el kitabı olarak tanımlanan Devrimci
El Kitabı'nda bir teröristin nasıl olması gerektiği şu cümlelerle
açıklanır:
... Kendine karşı sert davranışta olan
devrimci, sevgiye, dostluğa, minnettarlığa hatta şerefe bile
yer vermeyerek başkalarına karşı da sert olmalıdır. Sadece
erişilmesi kendine zevk, tatmin ve ödül getirecek devrimci
davanın soğuk ihtirasına yer vermelidir.20
Bu sözler terörün karanlık yüzünü de tüm
açıklığıyla ortaya koymakta ve terörün barış, hoşgörü ve sevgi
üzerine kurulu İslam diniyle tam anlamıyla zıt taraflarda
olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah
"Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e,
İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o,
size apaçık bir düşmandır." (Bakara Suresi, 208) ayetiyle
insanlara barışın gerçek kurtuluş olduğunu, aksinin -yani
savaşın ve çatışmanın ise- şeytanın izini takip etmek olduğunu
bildirmiştir.
|
|
TERÖRÜN
KİTLE PSİKOLOJİSİ
Teröristlerin bir diğer önemli özellikleri
de kitle ruhu ile hareket etmeleridir. Bu kitle içinde kişisel
düşünceler, kişisel seçimler eriyip yok olmakta, herkes tek
bir amaca yönelmektedir. Kitle ruhu ile hareket eden kişiler
gerçekte kendi başınayken yapamayacağı şeyleri yapabilmekte,
şuursuzluk ve iradesizlik içinde hareket edebilmektedirler.
Dünyanın pek çok ülkesinde terör grupları içinde yer alan
birçok akılsız ve cahil insan, neyi niçin yaptığını dahi bilmeden,
kalabalığın, sloganların etkisiyle duygusal bir histeriye
kapılır, sürü psikolojisi içinde gerçekte kendi iradesiyle
yapmayacağı kitle suçlarına karışır. Bir anda eli kanlı bir
katile, saldırgan bir protestocuya, insanlık dışı eylemleri
yapabilecek bir teröriste dönüşebilir. Tek başınayken sessiz,
sakin gözüken bir kişi, bir terör grubunun içine girdiğinde
birlik olup bir evi ateşe verebilir, bir yabancıya sebepsiz
yere saldırabilir, bir işyerini yağmalayabilir, topluca insanları
katledebilir, hatta kendisini bile ölüme atmaktan çekinmeyebilir.
Terörist grubun içinde yapılan telkine kendisini teslim eder
ve çokluğun kendisine verdiği güçle şuursuzca söyleneni yapar.
Terör eylemlerine katılanların çoğu, irade ve vicdanları zayıf
olduğu için, kitle psikolojisi içinde çözülmüş, "sürü" haline
gelmişlerdir. Muhakeme ve yargı tamamen ortadan kalkmış, bunun
yerine aşırı ve abartılı duygular, şiddete eğilim ve saldırganlık
hakim olmuştur. Böyle kişiler tahriklere açık olur, hoşgörüsüzdür,
hiçbir kural tanımazlar.
Bu "kitle psikolojisi"nin yanlışlığı, insanın
kendi akıl ve iradesiyle hareket etmesi gerektiği bir Kuran
ayetinde şöyle açıklanmaktadır:
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme;
çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.
(İsra Suresi, 36)
|
TERÖRİZMİN ASIL KAYNAĞI: ÜÇÜNCÜ DÜNYA FANATİZMİ
Buraya kadar belirttiğimiz tarihsel örnekler, sözde "İslami terör"
olarak adlandırılan ve son dönemde dünya gündemine oturan tamamen
gerçek dışı olan bu olguyu anlamak açısından oldukça aydınlatıcıdır.
Çünkü bugün de İslam adına ortaya çıkarak terör uygulayanlar veya
bunu destekleyenler -ki bunlar İslam dünyasındaki küçük bir azınlığı
temsil etmektedir- İslam'dan değil "bedevi karakteri"nden yola çıkmaktadırlar.
İslam'ın özünü hiçbir şekilde anlamamakta, bir barış, huzur ve adalet
dini olan İslam'ı, kendi sosyal ve kültürel yapılarından kaynaklanan
barbarlığa alet etmeye çalışmaktadırlar. Bu barbarlığın kaynağı
ise, "Üçüncü Dünya Fanatizmi" olarak adlandırabileceğimiz, insan
sevgisinden nasibini almayan kişilerin akılsızlıklarıdır.
Şu bir gerçektir ki, son bir kaç asırdır İslam dünyası'nın dört
bir yanındaki Müslümanlar Batılı güçler veya onların uzantıları
tarafından zulme uğratılmıştır. Sömürgeci Avrupa devletleri, Batı
tarafından desteklenen yerel sömürgeciler (örneğin İsrail) veya
Batı tarafından desteklenen yerel baskıcı rejimler, Müslüman kitlelere
büyük acılar yaşatmıştır. Ama bu, Müslümanların Kuran'a göre anlaması,
yorumlaması ve tepki vermesi gereken bir durumdur. Kuran'da hiçbir
zaman "zulme karşı zulüm" uygulanmasına izin verilmez. Aksine, Allah
ayetlerinde Müslümanlara "kötülüğe karşı iyilikle cevap vermelerini"
emreder:
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan
bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle
onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un)
oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34)
Müslümanların, kendilerine karşı uygulanan zulme karşı elbette
tepki duymaları, bunu uygulayanlara buğz etmeleri meşru bir haktır.
Ama bu hiçbir zaman gözü kapalı bir nefrete, adaletsiz bir husumete
neden olmamalıdır. Allah, bu konuda Müslümanları
"... bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin.
İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın
ve Allah'tan korkup-sakının" (Maide Suresi, 2) diyerek uyarmaktadır.
Dolayısıyla, "dünyadaki mazlum milletlerin temsilciliği" iddiasıyla
ortaya çıkarak diğer milletlerin suçsuz insanlarına karşı terör
uygulamanın İslam'la hiçbir ilgisi olamaz.
Burada belirtilmesi gereken bir diğer husus, Batılı güçlerin Müslümanlara
karşı yukarıda sözünü ettiğimiz zulüm ve baskılarının, Batı'nın
tümünün değil, bu medeniyete 19. yüzyılda hakim olan materyalist,
din-dışı felsefe ve ideolojilerin suçu olduğudur. Avrupa sömürgeciliği,
Hıristiyan ahlakından doğmamıştır, aksine bu ahlaka karşı çıkan
din-dışı akımdan doğmuş ve en büyük vahşetlerini 19. yüzyıldaki
Sosyal Darwinist ideolojinin desteğiyle gerçekleştirmiştir. Bugün
de Batı dünyasının içinde hala zalim, bozguncu, çatışmacı unsurlar
olduğu gibi, özellikle Hıristiyanlıktan kaynak bulan barışçı, iyiliksever
ve adalet yanlısı bir kültür de vardır. Aslında dünya üzerindeki
temel fikir ayrılığı Batı ve İslam dünyası arasında değil, hem Batı'da
hem de İslam dünyasında dindarlar ile din aleyhtarları (materyalistler,
ateistler, Darwinistler vs.) arasındadır.
Üçüncü Dünya fanatizminin İslam'la hiçbir ilgisi bulunmadığının
diğer bir göstergesi, bu fanatizmin yakın zamana kadar komünist
ideoloji ile özdeşleşmiş oluşudur. Bilindiği gibi günümüzdeki Batı
karşıtı terör eylemlerinin benzerleri 1960'lı ve 70'li yıllarda
da Sovyetler Birliği'nden destek alan komünist örgütler tarafından
gerçekleştirilmiştir. Komünist ideolojinin etkisini yitirmesiyle
birlikte, söz konusu örgütleri doğuran sosyal yapıların bir kısmı
İslam'ı kullanmaya çalışmaktadır. Eski komünist söylemlerine İslami
bazı kavramlar ve semboller katarak oluşturmak istedikleri bu "din
kisvesine bürünmüş vahşet", gerçekte İslam'ın özünü oluşturan ahlaki
değerlere tamamen aykırıdır.
Bu konuda belirtilmesi gereken son bir husus da, İslam'ın herhangi
bir millete veya coğrafyaya ait olmadığıdır. İslam, Allah'ın insanlara
yol gösterici olarak indirdiği son dindir ve tüm insanlığa hitap
etmektedir. Müslümanlar, inandıkları hak dini her kültürden her
millete anlatmak, tanıtmak ve onların kalplerini İslam'a ısındırmakla
yükümlüdürler.
Dolayısıyla, İslam adına ortaya çıkarak terör uygulayan, baskıcı
rejimler oluşturan, dünyayı güzelleştirmek yerine çirkinleştiren
kişi ve gruplara karşı tek bir çözüm vardır: Gerçek İslam'ın ortaya
konması, anlatılması, kitleler tarafından anlaşılması ve yaşanması.
|
TERÖRİZMİN YÖNTEMLERİNDEN
BİRİ TOPLUMDA KORKU VE PANİĞE SEBEP OLMAKTIR
Terörün en önemli özelliklerinden biri hedefini
rastgele seçmesidir. Ayrım gözetmeden hedef belirlenmesi,
korkunun yayılmasının en önemli nedenlerinden biridir. Çünkü
bu, hiçbir insanın güvende olamayacağı anlamına gelmektedir.
Eğer herhangi birisini hedef alması için özel bir neden yoksa,
o zaman hiç kimse güvenlikte olmayacaktır. Potansiyel hedef
kendisini korumak için hiçbir şey yapamaz. Çünkü terörist
kendi kurallarına göre yargılar ve kendi seçtiği yer ve zamanda
harekete geçer. Bu da siyasal terör eylemlerinin önceden tahmin
edilemeyeceğini ve keyfiliğini ortaya koyar.
 
Terör örgütleri hedeflerini rastgele
seçerler. Bu ise masum ve savunmasız insanların ölümüne veya
yaralanmasına neden olur. 20 Mart 1995 yılında Japonya'nın
Tokyo Metro İstasyonunda gerçekleştirilen sinir gazı saldırısı
bunun tipik bir örneğidir.
|
RADİKALİZM YANILGISI
Bu kitapta ele aldığımız terör kavramıyla birlikte incelenmesi
gereken bir diğer konu, "radikalizm" olarak tanımlanan olgudur.
Radikalizm, herhangi bir konuda sert, kökten, ani değişimler savunmak
ve bu yönde sert ve tavizsiz bir politika izlemek anlamına gelir.
Radikaller, köklü değişiklikler peşinde olan ve bunun için sert,
sivri, hatta kimi zaman saldırgan bir üslup kullanan kimseler olarak
bilinir.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da bir Müslümanın kıstası Kuran
olmalıdır. Kuran'a baktığımızda ise, "radikalizm" olarak tanımlanan
üslubun, Allah'ın müminlere emrettiği üslupla hiç de uyuşmadığını
görürüz. Allah Kuran'da müminleri tarif ve tasvir ederken; yumuşak
sözlü, kavga ve çatışmadan kaçınan, en aleyhte gibi gözüken insanlara
karşı dahi ılımlı ve dostça yaklaşan, sevecen bir karakter tarif
etmektedir.
Bu konuda bize yol gösteren örneklerden biri, Allah'ın Hz. Musa'ya
ve Hz. Harun'a Firavun'a gitme emri verirken söylediği "yumuşak
söz söyleyin" emridir:
İkiniz Firavun'a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor.
Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar.
(Taha Suresi, 43-44)
Firavun kendi devrinin zulüm ve isyanda en ileri gitmiş inkarcısıdır.
Allah'ı inkar edip kendini putlaştırmış, dahası Müslümanlara (devrin
İsrailoğullarına) korkunç zulümler ve katliamlar uygulamış bir despottur.
Ama bu denli düşman bir insana giderken dahi Allah peygamberlerine
"ona yumuşak söz söyleyin" buyurmaktadır.
Dikkat edilirse Allah'ın gösterdiği yöntem, ılımlı bir üslupla
diyalog kurmaktır. İğneleyici sözler, öfkeli sloganlar, heyecanlı
protesto gösterileri ile çatışmak değil.
Üslup konusunda Müslümanlara yol gösterecek diğer bazı örnekler,
geçmiş peygamberlerden Hz. Şuayb ile inkarcı kavmi arasında geçen
diyalogta da vardır. Kuran'da bu diyalog şöyle bildirilir:
Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik).
Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, O'ndan başka ilahınız
yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın; gerçekten sizi bir 'bolluk
ve refah (hayır)' içinde görüyorum. Doğrusu sizi çepeçevre kuşatacak
olan bir günün azabından korkuyorum."
"Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı -adaleti gözeterek-
tam tutun ve insanların eşyasını değerden düşürüp- eksiltmeyin ve
yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın."
"Eğer mü'minseniz, Allah'ın bıraktığı (helal
işlerden olan kazanç) sizin için daha hayırlıdır. Ben, sizin üzerinizde
bir gözetleyici değilim."
Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptığı
şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi
davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen,
gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın."
Dedi ki: "Ey kavmim görüşünüz nedir söyler
misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve O da
beni kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size
yasakladığım şeylerle size aykırı düşmek istemiyorum. Benim istediğim,
gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım ancak Allah
iledir; O'na tevekkül ettim ve O'na içten yönelip-dönerim." (Hud
Suresi, 84-88)
|

Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline
(sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde
adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel
öğüt veriyor!..
(Nisa Suresi, 58)
|
Bu konuşmalar incelendiğinde, Hz. Şuayb'ın kavmini Allah'a iman
ve güzel ahlaka davet ettiği ve bunu yaparken son derece ılımlı
ve mütevazi bir üslup kullandığı görülür. Ayetlerde geçen bazı ifadelerin
bazı hikmetlerini şöyle açıklayabiliriz:
- "Ben, sizin üzerinizde bir gözetleyici
değilim": Hz. Şuayb bu sözüyle, kavmine, onlar üzerinde bir
tahakküm kurmak istemediğini, böyle bir niyeti olmadığını, onlara
sadece Allah'ın öğrettiği doğruları bildirdiğini vurgulamaktadır.
- "Sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında
(reşid bir adam)sın": İnkarcıların Hz. Şuayb'a karşı kullandıkları
bu söz, onun son derece ılımlı, mülayim, nezaketli bir karakter
sergilediğini ve bunun inkarcılar tarafından da kabul edilen çok
belirgin bir özellik olduğunu göstermektedir. İnkarcılar Hz. Şuayb'ın
"reşid" yani olgun, aklı başında, son derece ölçülü bir insan olduğunu
kabul etmektedirler.
- "Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz?":
Hz. Şuayb'ın kullanmış olduğu bu ifade, onun inkarcıları,
akıl ve vicdanlarını kullanmaları için teşvik ettiğini göstermektedir.
Yani Hz. Şuayb, baskıcı, dayatmacı bir üslup kullanmamakta, aksine
karşı tarafa fikirlerini sorarak, onları düşünmeye ve kendi içlerinde
özgür bir vicdan muhasebesi yapmaya davet etmektedir.
- "Ben, size yasakladığım şeylerle size aykırı
düşmek istemiyorum": Hz. Şuayb'ın buradaki yasaklaması, fiili
bir yasaklama değil, bazı fiillerin günah olduğunu açıklayarak insanları
bunlardan vazgeçmeye davet etme şeklindedir. Dahası Hz. Şuayb "bunlarla
size aykırı düşmek istemiyorum" diyerek, amacının kavmi ile çatışmak
olmadığını, kavga ve huzursuzluk istemediğini, sadece onları imana
ve güzel ahlaka davet etmek istediğini vurgulamaktadır.
Kuran ayetleri incelendiğinde, ılımlı, yumuşak, hoşgörülü bir üslubun
tüm peygamberlerin ortak özelliği olduğu görülmektedir. Allah Hz.
İbrahim'i "doğrusu İbrahim, çok içli, yumuşak huyluydu" (Tevbe Suresi,
114) şeklinde tarif etmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in ahlakını
tarif eden bir ayet ise şöyledir:
Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak
davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır
giderlerdi... (Al-i İmran Suresi, 159)
Radikalizmin belirgin bir özelliği "öfkeli üslup"tur. Bu üslup,
radikal kimselerin konuşmalarında, yazılarında, gösterilerinde çok
belirgin bir biçimde ortaya çıkar. Oysa öfke bir Müslüman vasfı
değildir. Allah Kuran'da müminleri tarif ederken "onlar, bollukta
da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlardan
bağışlama ile geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever" buyurur.
(Al-i İmran Suresi, 134)
Müslümanların öfkeli bir üslup takınmalarını gerektirecek bir durum
da yoktur. Bir Müslümanın diğer insanlardan tek isteği, onların
da Allah'a iman etmesi ve güzel ahlakla yaşamasıdır. Bu ise ancak
Allah'ın o insanlara da hidayet vermesiyle mümkün olur. Biz ne yaparsak
yapalım, insanlara ne kadar gerçekleri anlatırsak anlatalım, kalpler
Allah'ın elindedir. Allah, "... iman edenler hâlâ anlamadılar mı
ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş
olurdu" ayetiyle, bu çok önemli gerçeği Müslümanlara hatırlatmaktadır.
(Rad Suresi, 31)
Aynı gerçeği vurgulayan bir diğer ayet şöyledir:
Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü,
topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü'min oluncaya kadar insanları
sen mi zorlayacaksın? (Yunus Suresi, 99)
Bu nedenle bir Müslümanın görevi, sadece gerçekleri anlatmak, insanları
bu gerçeklere davet etmektir. İnsanların bunu kabul edip etmemeleri,
tamamen onların vicdanlarına kalmış bir meseledir. Allah bu gerçeği
yine Kuran'da vurgulamakta, "dinde zorlama olmadığını" haber vermektedir:
Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd)
sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a
inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur.
Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)
|


Teröristler için, insan öldürmek ve
çevreyi tahrip etmek bir "yaşam biçimi"dir. Kan dökmek ise
onlar için bir zevk ve amaçtır. Bu nedenle de masum insanlara
hiç acımaksızın kurşun sıkabilir, küçük çocukların üzerine
bomba atabilir, evleri havaya uçurabilirler.
|
Dolayısıyla ne insanların iman edip Müslüman olmaları, ne de Müslüman
olanların ibadetleri yerine getirmeleri veya günahtan sakınmaları
için hiçbir zorlama yapılamaz. Bunun için sadece öğüt verilir. Allah,
Müslümanların "zorba" olmadıklarını, Peygamberimize hitaben vahyettiği
bazı ayetlerinde şöyle açıklamaktadır:
Biz onların neler söylediklerini daha iyi
biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; şu halde, Benim
kesin tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver. (Kaf Suresi, 45)
De ki: "Ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden
hak gelmiştir. Kim hidayet bulursa, o ancak kendi nefsi için hidayet
bulmuştur. Kim saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin
üzerinizde bir vekil değilim." (Yunus Suresi, 108)
Müslümanlar; sadece dini anlatmakla sorumlu olduklarına, insanların
üzerinde hiçbir şekilde zorba ve zorlayıcı olmadıklarına, en zalim
inkarcılara karşı bile "yumuşak söz" söylemekle sorumlu tutulduklarına
göre, "radikal" de olamazlar. Çünkü radikalizm, saydığımız tüm bu
özelliklerin aksini savunmakta ve uygulamaktadır. Gerçekte radikalizm
İslam dünyasına sonradan girmiş olan İslam dışı bir fikir akımı
ve siyasi tutumdur. Nitekim "radikalizm" olarak tarif edilen sosyal
olgular incelendiğinde, bunların aslında eskiden komünistler tarafından
kullanılan yöntem ve söylemlerin bir derlemesi olduğu veya gerçekte
İslam'da hiçbir yeri olmayan "öfkeli soy koruyuculuğu"nun (Fetih
Suresi, 26) bir ifadesi olarak ortaya çıktığı görülecektir.
Tüm Müslümanların, Kuran'ın ruhuna ve özüne aykırı olan bu sert,
öfkeli, çatışmacı üsluptan tamamen uzak durması, bunun yerine Allah'ın
Kuran'da tarif ettiği ılımlı, yumuşak, hoşgörülü, sakin ve sevecen
üslubu özümsemesi gerekir. Müslümanlar; olgunlukları, hoşgörüleri,
itidal, tevazu ve sükunetleri ile tüm dünyaya örnek olmalı, insanları
kendilerine ve dolayısıyla İslam ahlakına hayran bırakmalıdırlar.
Sadece bu alanlarda değil, bilim, kültür, sanat, estetik ve toplumsal
düzen gibi alanlarda da büyük atılımlar ve güzel eserlerle hem İslam'ı
en güzel şekliyle yaşamalı hem de dünyaya temsil etmelidirler.
İslam'ı insanlara anlatmanın da, İslam'a karşı olan fikirlerle
mücadele etmenin yolu da bu saydığımız kavramlardan geçmektedir.
Allah, aşağıdaki ayette, bir Müslümanın diğer insanlara karşı kullanacağı
üslubun nasıl olması gerektiğini açıkça bildirmektedir:
Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır
ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin
yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir. (Nahl Suresi,
125)
TERÖRÜN PSİKOLOJİSİ VE YÖNTEMLERİ
Teröristlerin en önemli amaçlarından
biri, insanlar üzerinde fiziksel yıkımlar oluşturmanın yanı
sıra, halkı psikolojik olarak da yıkmaktır. Toplumda korku,
ümitsizlik, dehşet ve üzüntüyü hakim kılmak isteyen teröristlerin
gerçek dindar olmaları mümkün değildir. Çünkü din ahlakı teröristlerin
tam aksine toplumda sevgi, huzur, güven, şefkat, neşe ve umudu
hakim kılmak için çaba göstermeyi gerektirir.
|
"Terör" kavramının günlük lisanda kullanılan anlamından daha geniş
bir kapsamı vardır.
Günümüzde terör kavramı, genellikle radikal ideolojik gruplar tarafından
yürütülen silahlı mücadeleyi ifade etmektedir. Terör Türkçedeki
karşılığı ile "korkutma, yıldırma" anlamına gelmektedir. Ancak bu
korkutma ve yıldırma oldukça büyük çaplıdır ve insanların tüm hayatlarını
kaplayacak kadar yoğun bir korku durumunu ve şiddet halini ifade
etmektedir. Terör, insanları yıldırmak, sindirmek yoluyla onlara
belli düşünce ve davranışları benimsetmek için yoğun ve sistematik
bir korkuyu ve bu korkuya neden olabilecek her türlü şiddet eylemini
içerir. Ancak her durumda terörün yöneldiği hedef, dolaylı ya da
doğrudan halkın kendisi olmaktadır.
Bir terör örgütü, halkı kendi yanına çekebilmek için terör uygular:
Elde edeceği korkunun kendisine güç vereceğini, bu güç sayesinde
de halkı, ya da çoğu kez halkın bir bölümünü kendisine destekçi
kılabileceğini hesaplar. Bu sözünü ettiğimiz terör türü, "terör"
dendiğinde ilk anlaşılan şeydir ve genellikle "sol terör" olarak
tanımlanır.
Ancak bir de Üçüncü Dünya ülkelerinde rastlanan ve dikta rejimleri
tarafından uygulanan terör vardır. Aslında buradaki mantık, sol
terördeki mantığın bir "makro" uygulamasından başka bir şey değildir.
İktidarın sahibi olan kadro ya da diktatör, baskıcıdır; iktidarını
sadece kendi şahsi çıkarına kullanmaktadır. Ve bu yüzden çeşitli
toplumsal muhalefetlerle karşı karşıyadır. Bu durumda, söz konusu
dikta rejimi, muhalefetten daha güçlü olduğunu kanıtlamak için yine
aynı formülü kullanır: Terör uygular ki, halk kendisinden korksun.
Ve bu korku ona güç sağlasın.
Terör örgütleri, savundukları ideolojiye bağlı olarak, haksızlık
ve zulüm yaptığını düşündükleri yönetim ve yöneticileri bertaraf
etmeyi, böylece daha mutlu ve adaletli bir hayat tarzını amaç edindiklerini
ileri sürmektedirler. Oysa bu hiç de gerçekçi bir yaklaşım değildir.
Allah Bakara Suresi'nin ilk ayetlerinde, bu tür bir anlayışa sahip
olanlar için şöyle buyurmaktadır:
"Kendilerine: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiğinde:
"Biz sadece ıslah edicileriz" derler. Bilin ki; gerçekten, asıl
fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler." (Bakara Suresi,
11-12)
Dikkat edilecek olursa, terörü bir yöntem olarak benimseyenler,
kimi zaman birbirlerine karşılıklı yarar sağlayacak bir ittifak
içine girmektedirler. Çünkü terörü uygulayanlar, ellerindeki silahın
kendilerine sağladığı birtakım "rant"ları elde etmektedirler. Bu
noktada, artık idealler kaybolur.
Teröristler için, insan öldürmek kendileri için bir "yaşam biçimi"
haline gelir. Masum insanlara hiç acımaksızın kurşun sıkabilir,
küçük çocukların üzerine bomba atabilirler. Kan dökmek onlar için
bir zevk ve amaç haline gelir. İnsanlıktan çıkıp, gözü dönmüş birer
vahşi hayvana dönüşürler. Aralarında en ufak bir merhamet hissi
gösteren olsa, onu hemen korkak veya hain olarak ilan edip safdışı
ederler. Zaten çoğu zaman birbirlerine karşı da silaha sarılır,
kendi içlerindeki fraksiyonlara karşı kanlı tasfiyeler gerçekleştirirler.
Görüldüğü gibi terörizm, tamamen şeytani bir "kan dökme kuyusu"ndan
başka bir şey değildir. Her kim bu vahşet çarkına destek olursa,
şeytani bir sisteme destek olmuş olur. Bir teröristin dini kavramları
kullanması, dini sembollerle hareket etmesi kimseyi yanıltmamalıdır.
Bu şekilde sahte bir dini kisveye bürünen teröristler, hem kan döktükleri
hem de bunu din adına gibi göstererek din aleyhinde propaganda yaptıkları
için, iki kere suçludurlar.
Terör ile din, taban tabana zıttır. Terörizm saldırgan olmayı,
öldürmeyi, savaşmayı, acı çektirmeyi, zulmetmeyi yol olarak benimsemiştir.
Ancak tüm bunlar Kuran'a göre zalimliktir. Allah barışı, uzlaşmayı,
iyilikte bulunmayı ve insanların arasını düzeltmeyi emreder. Terörü
ve her türlü bozgunculuk hareketini yasaklar ve bu tür bir eylem
içinde olanları lanetlediğini bildirir:
"Allah'a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan
sonra bozanlar, Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar
ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir
ve yurdun kötü olanı da onlar içindir." (Rad Suresi, 25)
Terörün içinde olan, bir şekilde bu zulme bulaşmış insanların temel
özellikleri, Allah korkusundan ve sevgisinden tamamen uzak, kalpleri
katılaşmış, hastalıklı bir ruh haline sahip olmalarıdır. Allah Kuran'da
bu karakterdeki insanlardan şöyle bahsetmiştir:
Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran,
aşağılık, Alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren
(gizlilik içinde söz ve haber taşıyan), Hayrı engelleyip sürdüren,
saldırgan, olabildiğince günahkar, Zorba-saygısız, sonra da kulağı
kesik; (Kalem Suresi, 10-13)
Haksız yere isyan etmek ve saldırmak da Allah'ın haram kıldığı
bir harekettir. İslam'da günümüzde "terör" veya "anarşi" olarak
nitelendirdiğimiz bu eylemler yasaklanmıştır:
De ki: "Rabbim yalnızca çirkin-hayasızlıkları -onlardan
açıkta olanlarını ve gizli olanlarını,- günah işlemeyi, haklı nedeni
olmayan 'isyan ve saldırıyı' kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil
indirmediği şeyi Allah'a şirk koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz
şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (Araf Suresi, 33)
|
ŞİDDET EYLEMLERİ, TERÖRİSTLERİN
EN ÖNMELİ PROPAGANDA METODLARINDANDIR
Teröristler şiddet eylemlerini örgütlerinin bir
propagandası olarak görürler. Yani bir teröriste göre masum
insanları öldürmek, banka soymak, suikastte bulunmak, adam
kaçırmak, bombalamak bir tür propaganda ve mücadele yöntemidir.
"Bir tek eylemle bir günde milyonlarca bildiriden daha çok
propaganda sağlamak" şeklinde özetlenen bu düşünce teröristlerin
şiddet yanlısı bakış açılarını ortaya koyar. Her türlü insani
duygudan, şefkatten, merhametten, uzlaşmadan ve hoşgörüden
uzak bu anlayış, ancak Kuran ahlakından tamamen uzak ve din
düşmanı ideolojilerin etkili olduğu toplumlarda güç kazanabilir.
Bu nedenle de söz konusu karanlık anlayışın ortadan kalkması
ancak Kuran ahlakının insanlar arasında yaygın bir şekilde
yaşanmasıyla mümkündür.
|

|