|
İslam, Tarihte Ortadoğu'ya Barış ve Huzur
Getirmiştir
HARUN YAHYA
|
Filistin ve özellikle Filistin'in kalbi olan Kudüs, İslam tarihinin
başından bu yana Müslümanlar için kutsaldır. Müslümanların Filistin'i
kutsal olarak görmeleri ise bu bölgeye barış ve huzur getirmelerine
vesile olmuştur. Bu makalede, bu gerçeğin bazı tarihsel örneklerini
ele alacağız.
Kudüs'ü müslümanlar için kutsal yapan iki temel sebep vardır:
Müslümanların namaz kılmak için yöneldikleri ilk kıble, Kudüs'tür.
Ve Peygamberimizin en büyük mucizelerinden biri sayılan bir gecelik
mirac yolculuğu, Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya, yani Mekke'den
Kudüs'e olmuştur. Kuran'da bu gerçek şöyle haber verilir:
"Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermemiz
için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz
Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) yücedir. Gerçekten O işitendir,
bilendir." (İsra Suresi, 1)
Kuran'da anlatılan peygamber kıssalarında Filistin topraklarına
işaret eden ayetlerin pek çoğunda bu topraklardan "bereketli
kılınan, kutsal topraklar" olarak bahsedilmektedir. Miracın
anlatıldığı üstteki ayette Mescid-i Aksa "çevresini bereketlendirdiğimiz"
şeklinde nitelendirilmektedir. Hz. İbrahim'in ve Hz. Lut'un göçünün
anlatıldığı Enbiya Suresi'nde ise yine aynı topraklar "bereketler
verdiğimiz yer" olarak geçmektedir. Öte yandan, İsrail
soyundan pek çok peygamberin yaşadığı, Allah yolunda mücadele ettiği,
şehid düştüğü veya vefat edip defnedildiği Filistin toprakları,
bir bütün olarak Müslümanlar için kutsaldır.
Nitekim son 1400 yıl içinde Müslümanlar Kudüs'e ve Filistin'e
hep barış ve huzur getirmişlerdir.
Hz. Ömer'in Filistin'e Getirdiği Barış ve Adalet
MS. 71 yılına dek, Kudüs Yahudilerin başkentiydi. Ancak o yıl
Roma Orduları Yahudilere karşı büyük bir saldırı düzenlediler ve
büyük bir vahşetin ardından onları bölgeden sürdüler. Yahudiler
için diaspora dönemi başlarken, Kudüs ve çevresi de terkedilmiş
bir toprak haline gelmiş oluyordu.
Ancak Roma İmparatorluğu'nun İmparator Konstantin döneminde Hıristiyanlığı
kabul etmesinin üzerine, Kudüs yeniden ilgi odağı oldu. Hıristiyan
Romalılar Kudüs'te kiliseler inşa ettiler, Yahudilerin de bölgede
yerleşmesine yönelik yasakları kaldırdılar. Filistin 7. yüzyıla
dek Roma (Bizans) toprağı olarak kaldı. Kısa bir süre Persler bölgeyi
ellerinde tuttular, ama sonra Bizans yeniden Filistin'in hakimi
oldu.
Filistin tarihindeki en büyük dönüm noktası ise, 637 yılında bölgenin
İslam orduları tarafından fethedilmesiydi. Bu fetih, asırlardır
savaşlara, sürgünlere, yağma ve katliamlara sahne olan, farklı inançlar
arasında sık sık el değiştiren ve değiştirdikçe de yeni vahşetler
yaşayan Filistin'e, barış ve huzurun yerleşmesi anlamına geliyordu.
İslam'ın hakimiyeti, Filistin'de farklı inançların birarada yaşayabileceği
bir çağın başlangıcı oldu.
Filistin, Peygamberimizden sonraki ikinci halife olan Hz. Ömer
tarafından fethedildi. Hz. Ömer'in Kudüs'e girişi, ardından buradaki
farklı inançlara karşı gösterdiği olağanüstü hoşgörü, olgunluk ve
nezaket, başlayan güzel dönemin habercisiydi. İngiliz tarihçi ve
Ortadoğu uzmanı Karen Armstrong, Holy War adlı kitabında, Hz. Ömer'in
Kudüs fethini şöyle anlatır:
Halife Ömer Kudüs'e beyaz bir
devenin üzerinde girdi, yanında ise kentin Yunan yöneticisi Başrahip
Sophronius vardı. Halife kendisinin öncelikle Tapınak Tepesine (yıkık
olan Hz. Süleyman mabedinin yerine) götürülmesini rica etti ve dostu
Muhammed'in Gece Yolculuğu'nu (Mirac) yaptığı bu noktada eğildi
ve dua etti. Başrahip bu sahneyi dehşet içinde izliyordu... "Son
Günler"in artık yaklaştığını sanmıştı. Daha sonra Halife Ömer
Hıristiyan tapınaklarını görmek istedi ve tam Kutsal Mezar (Holy
Sepulchre) Kilisesi'ne gittiğinde, namaz vakti geldi. Başrahip kendisini
kibarca namazını bu kilisede kılmaya davet etti, ama Halife Ömer
bu teklifi kibarca reddetti. Eğer bu kilisede namaz kılarsa,
sonra bazı müslümanların bu olayı anıtlaştırmak amacıyla buraya
bir cami inşa etmek isteyebileceklerini, bunun ise Kutsal Mezar
Kilisesi'nin yıkılması anlamına geleceğini izah etti. Bu nedenle
Halife kiliseden çıkıp biraz daha ilerdeki bir noktada namazını
kıldı; nitekim bugün tam bu noktada, Kutsal Mezar Kilisesi'nin tam
karşısında Halife Ömer'in adına inşa edilmiş küçük bir cami bulunmaktadır.
Halife Ömer'in diğer büyük camii ise, tam Tapınak
Tepesi'nde yapıldı. Yıllardır Hıristiyanlar, yıkık Yahudi Tapınağının
yer aldığı bu alanı, şehrin çöp yığınağı olarak kullanıyorlardı.
Halife, Müslümanların bu çöpleri temizlemelerine kendi elleriyle
yardım etti ve burada Müslümanlar iki mabed inşa ederek İslam'ı,
İslam'ın dünyadaki üçüncü kutsal şehrine yerleştirmiş oldular. [1]
Kısacası Müslümanlarla birlikte Kudüs'e ve tüm Filistin'e "medeniyet"
geldi. Birbirlerinin kutsal değerlerine saygı göstermeyen, birbirlerini
sırf farklı inançlara sahip oldukları için katliamdan geçiren vahşi
ve barbar inançların yerine, İslam'ın adil, hoşgörülü ve mutedil
kültürü hakim oldu. Hz. Ömer'in fethinden sonra Filistin'de Müslümanlar,
Hıristiyanlar ve Yahudiler asırlar boyu barış ve huzur içinde yaşadılar.
Müslümanlar hiç kimseyi zorla İslamlaştırmaya çalışmadılar, ancak
İslam'ın Hak Din olduğunu gören bazı gayrımüslimler kendi rızalarıyla
İslam'ı seçtiler.
Filistin'deki bu barış ve huzur, bölge, Müslümanların hakimiyetinde
olduğu sürece devam etti. Ancak 11. yüzyılın sonunda, bölgeye dışardan
işgalci bir güç girdi ve Kudüs'ün medeni topraklarını, görülmemiş
bir barbarlık ve vahşetle yağmaladı. Bu barbarlar, Haçlılardı.

Filistin'deki Müslüman hoşgörüsünün
tablosu: Kubbet'üs Sahra ve Kutsal Mezar Kilisesi karşı karşıya |
Haçlıların Vahşeti

Haçlı ordusunun Kudüs'teki Müslümanlara
karşı gerçekleştirdiği katliam ve yağmayı tasvir eden bir Hıristiyan
tablosu. |
Filistin'de her üç dinin mensupları barış ve huzur
içinde yaşarken, Avrupa'daki Hıristiyanlar bir "Haçlı"
seferi organize etmeye karar verdiler. Papa II. Urban'ın 25 Kasım
1095 günü Clermont Konseyi'nde yaptığı çağrı ile, "Kutsal Toprakları
Müslümanlardan kurtarmak" ve asıl olarak da Doğu'nun efsanevi
zenginliğine ulaşmak üzere yüzbinin üzerinde insan Avrupa'nın dört
bir yanından Filistin'e doğru yola çıktı. Uzun ve yıpratıcı bir
seferden ve Müslümanlara karşı gerçekleştirdikleri pek çok yağma
ve katliamdan sonra 1099 yılında gerçekten de Kudüs'e vardılar.
Yaklaşık 5 hafta süren uzun bir kuşatmanın ardından şehir düştü
ve Haçlılar kente girdiler. Ve dünya tarihinde eşine az rastlanır
bir vahşet gerçekleştirdiler. Şehirdeki tüm Müslümanları ve Yahudileri
kılıçtan geçirdiler. Bir tarihçinin ifadesiyle "buldukları
tüm Arapları ve Türkleri öldürdüler... erkek veya kadın, hepsini
katlettiler." [2] Haçlılardan biri,
Raymund of Aguiles, bu vahşeti "övünerek" şöyle anlatıyordu:
Görülmeye değer harika sahneler
gerçekleşti. Adamlarımızın bazıları - ki bunlar en merhametlileriydi
- düşmanların kafalarını kesiyorlardı. Diğerleri onları oklarla
vurup düşürdüler, bazıları ise onları canlı canlı ateşe atarak daha
uzun sürede öldürüp işkence yaptılar. Şehrin sokakları, kesilmiş
kafalar, eller ve ayaklarla doluydu. Öyle ki yolda bunlara takılıp
düşmeden yürümek zor hale gelmişti. Ama bütün bunlar, Süleyman Tapınağı'nda
yapılanların yanında hafif kalıyordu. Orada ne mi oldu? Eğer size
gerçekleri söylersem, buna inanmakta zorlanabilirsiniz. En azından
şunu söyleyeyim ki, Süleyman Tapınağı'nda akan kanların yüksekliği,
adamlarımızın dizlerinin boyunu aşıyordu. [3]
Haçlı ordusu Kudüs'te iki gün içinde yaklaşık
40 bin müslümanı üstte anlatılan yöntemlerle vahşice öldürdü. [4]
Filistin'in, Hz. Ömer'den bu yana süren barış ve huzuru, korkunç
bir katliamla sona ermiş oldu. Haçlılar, bir sevgi ve merhamet dini
olan Hıristiyanlığın tüm ahlaki kıstaslarını çiğneyerek, sözde Hıristiyanlık
adına terör uyguladılar.
Selahaddin Eyyubi'nin Adaleti
Barbar Haçlı ordusu, Kudüs'ü kendisine başkent yaptı ve sınırları
Filistin'den Antakya'ya kadar uzanan bir Latin Krallığı kurdu. Ancak
Filistin'e vahşet getiren Haçlıların ömrü fazla uzun olmayacaktı.
Ortadoğu'daki tüm Müslüman emirlikleri "cihad" bayrağı
altında birleştiren Selahaddin Eyyubi, 1187'deki Hıttin Savaşı'nda
tüm Haçlı Ordusunu bozguna uğrattı. Savaşın ardından Haçlı ordusunun
iki kumandanı, Reynauld of Chatillon ve Kral Guy, Selahaddin Eyyubi'nin
huzuruna çıkarıldı. Selahaddin Eyyubi, daha önce Müslümanlara karşı
uyguladığı korkunç vahşetlerle ünlenmiş olan Reynauld of Chatillon'u
idam etti, ancak aynı suçları işlememiş olan Kral Guy'u serbest
bıraktı. Filistin toprakları bir kez daha adaletin ne olduğu görüyordu.
Selahaddin Eyyubi Hıttin'ın hemen ardından-tam da Peygamberimizin
bir gecede Mekke'den Kudüs'e götürüldüğü kutsal Mirac günü-Kudüs'e
girerek 88 yıldır Haçlı işgali altında olan şehri kurtardı. Haçlılar,
88 yıl önce Kudüs'ü aldıklarında içindeki tüm Müslümanları katletmişlerdi
ve bu yüzden bu sefer de Selahhaddin Eyyubi'nin aynı vahşeti kendilerine
yapacağını korkuyla bekliyorlardı. Oysa Selahhaddin Eyyubi kentteki
Hıristiyanların hiç birine dokunmadı. Dahası, sadece Latin (Katolik)
Hıristiyanların şehri terketmelerini emretti-"Haçlı" kimliğine
sahip olmayan Ortodokslar şehirde yaşamaya ve diledikleri gibi ibadet
etmeye devam edebilirlerdi. İngiliz tarihçi Karen Armstrong, Müslümanların
bu ikinci Kudüs fethini şöyle anlatır:
2 Ekim 1187'de Selahaddin ve
ordusu Kudüs'e fatihler olarak girdiler; gelecekteki 800 yıl boyunca
şehir bir Müslüman kenti olacaktı... Selahaddin (katliam yapmamak
üzere) önceden Hıristiyanlara verdiği sözü tuttu ve şehri yüksek
İslami prensiplere göre aldı. Kuran'da emredilmiş olduğu gibi
şiddetten kaçındı, 1099 yılındaki katliamların öcünü almaya kalkmadı.
Tek bir Hıristiyan öldürülmedi, hiç bir yağma yapılmadı. Esirleri
serbest bırakmak için istenen fidyeler ise son derece düşük tutuldu...
Kuran'da emredildiği gibi, esirlerin çoğunu da hiç bir fidye almadan
serbest bıraktı... Selahaddin'in kardeşi El-Adil, bin kadar esirin
kendi hizmetine verilmesini istedi ve sonra hepsini - acınacak durumda
olduklarını gördüğü için - karşılıksız olarak serbest bıraktı...
Şehirdeki zengin Hıristiyanlar, değerli eşyalarını yükleyip şehirden
bir an önce gittiler, oysa ellerindeki para, şehirdeki tüm savaş
esirlerinin fidyesini ödemeye fazlasıyla yetiyordu. Başrahip Heraclius,
herkes gibi 10 dinarlık fidyesini ödedi, sonra da şehri hazinelerle
dolu arabalarla terk etti. [5]
Kısacası Selahaddin Eyyubi ve onun komutasındaki Müslümanlar,
Hıristiyanlara karşı son derece adil ve merhametli davranmışlar,
hatta onlara kendi liderlerinden çok daha fazla merhamet etmişlerdi.

Richard the Lionheart |
Kudüs'ten sonra, Filistin'in diğer şehirlerinde de Haçlıların
vahşeti ve Müslümanların adaleti sürdü. İngiliz tarihinde büyük
bir kahraman gibi tanıtılan Richard the Lionheart (Aslanyürekli
Richard), 1191 yılında, Akra kalesinde aralarında pek çok kadın
ve çocuğun da yer aldığı tam 3000 müslümanı boyunlarını vurdurarak
alçakça katletmişti. Müslümanlar bu vahşetlere şahit olmalarına
rağmen, hiç bir zaman aynı yöntemlere başvurmadılar, Allah'ın "Ey
iman edenler, bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya
sürüklemesin" hükmü uyarınca (Maide Suresi, 2), hiç bir
zaman masum sivillere karşı şiddet uygulamadılar. Mağlup ettikleri
Haçlı ordularına karşı dahi, gereksiz şiddet kullanmadılar.
Haçlıların vahşeti ve ardından gelen Müslüman adaleti, tarihi
bir gerçeği bir kez daha göstermiş oluyordu: Filistin'de farklı
inançlara birarada yaşama şansı veren adil bir yönetim, ancak İslam'ın
prensiplerine göre kurulan bir yönetim olabilirdi. Bu gerçek,
Selahaddin Eyyubi'den sonraki 7 yüzyıl boyunca, özellikle de Osmanlı
döneminde ispatlanmaya devam etti.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Adaletli ve Hoşgörülü
Yönetimi
1514 yılında Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'ü ve civarını fethi ile
birlikte, Filistin'de yaklaşık 400 yıl sürecek Osmanlı yönetimi
başladı. Bu dönem, Osmanlı'nın diğer eyaletlerinde olduğu gibi,
Filistin'de de barışı, istikrarı ve "farklı inançların birarada
yaşaması"nı sağlayacaktı.

İslam'ın hoşgörüsü Osmanlı'da da
tecelli etti. Kilise, sinagog ve cami uyum içinde bir arada
var oldu. |
Osmanlı İmparatorluğu, "millet sistemi" adı verilen
bir düzenle yönetiliyordu ve bu sistemin en temel özelliği, farklı
inançlara sahip insanlara, kendi inançlarının ve hatta hukuklarının
gerektirdiği şekilde yaşama imkanı tanımasıydı. Kuran'da "Kitab
ehli" olarak tanımlanan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Osmanlı
topraklarında hoşgörü, güvenlik ve özgürlük buldular.
Bunun en büyük nedeni, Osmanlı'nın Müslümanlar tarafından yönetilen
bir İslam devleti olmasına karşın, tebasını zorla İslamlaştırmak
gibi bir amaca sahip olmamasıydı. Aksine, Osmanlı devleti, gayrı
müslimlere de güvenlik ve huzur sağlamayı, onları adaletle ve İslam
idaresinden razı olacakları şekilde yönetmeyi hedefliyordu.
Oysa aynı dönemlerde dünya üzerindeki diğer büyük devletler çok
daha katı bir anlayışa, baskıcı ve müsamahasız bir yönetim anlayışına
sahipti. İspanya Krallığı, İber Yarımadası'nda Müslümanların ve
Yahudilerin varlığına tahammül edememiş ve her iki topluma karşı
büyük bir vahşet uygulamıştı. Diğer pek çok Avrupa ülkesinde Yahudilere
sadece Yahudi oldukları için baskılar uygulanıyor (örneğin gettolara
hapsediliyorlar), hatta kimi zaman toplu katliamlara ("pogrom"lara)
hedef oluyorlardı. Hıristiyanlar birbirlerine karşı bile tahammülsüzdüler;
Katolik ve Protestanlar arasındaki çatışmalar, 16. ve 17. yüzyıl
boyunca Avrupa'yı kan gölüne çevirdi. 1618-48 yılları arasında yaşanan
"30 Yıl Savaşları", temelde Katolik-Protestan çatışmasının
bir sonucuydu. Bu savaş sonucunda Orta Avrupa adeta bir harabeye
döndü, sadece Almanya'da 15 milyonluk nüfusun üçte biri yok oldu.
Bu ortamda Osmanlı'nın kurduğu idarenin son derece insancıl olması
kuşkusuz önemli bir gerçektir.
Pek çok tarihçi ve siyaset bilimci de bu gerçeğe dikkat çekmektedir.
Bunlardan biri, dünyaca ünlü Ortadoğu uzmanı Columbia Üniversitesi'nden
Prof. Dr. Edward Said'dir. Kudüslü Hıristiyan bir aileden gelen
ve Amerikan üniversitelerinde çalışmalarını sürdüren Edward Said,
İsrail'de yayınlanan Ha'aretz gazetesinin kendisiyle yaptığı bir
röportajında Ortadoğu'da kalıcı bir barışın inşa edilebilmesi için
"Osmanlı Millet Sistemi"ni önermiştir. Said'in
yorumu şöyledir:
Arap dünyasındaki diğer azınlıklar
nasıl yaşayabiliyorsa, (Araplar arasındaki) bir Yahudi azınlığının
yaşaması da mümkündür... Bu, Osmanlı İmparatorluğu altında gayet
iyi işlemiştir. Onların sistemi, şu an sahip olduğumuzdan çok daha
insancıl gözükmektedir. [6]
İslam Hoşgörüsünün Kaynağı: Kuran Ahlakı
Osmanlı İmparatorluğu'nun ve diğer Müslüman devletlerin son derece
hoşgörülü, adil ve insancıl yönetimler kurmasının temel nedeni,
Kuran'da bu şekilde bir yönetimin emredilmiş olmasıydı. Hz. Ömer'in,
Selahaddin Eyyubi'nin, Osmanlı padişahlarının ve daha nice Müslüman
hükümdarın (bugün Batılılar tarafından da kabul ve takdir edilen)
bir hoşgörü, merhamet, adalet ve medeniyet sergilemelerinin nedeni,
Allah'ın Kuran'daki emirlerine olan sadakatleriydi. İslami yönetim
anlayışının temelini oluşturan bu emirlerin bazıları şöyledir:
Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine)
teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi
emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu
Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi, 58)
Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız
aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun.
(Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara
daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın.
Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz,
şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan
sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan
sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (Mümtehine
Suresi, 8)
Siyaset literatüründe "iktidar dejenere eder ve mutlak iktidar
da mutlak olarak dejenere eder" şeklinde bir söz vardır. Bununla,
siyasi iktidarı ele geçiren herkesin, bu iktidarın sağladığı imkanlar
sonucunda ahlaki yönden dejenere olduğu ifade edilir. Bu kural gerçekten
de insanların çoğu için geçerlidir. Çünkü bu çoğunluk, ahlakını
kendi üzerindeki toplumsal yaptırımlara göre belirler. Bir başka
deyişle, toplumun kınamasından veya cezalandırmasından korktuğu
için ahlaksızlıklardan veya suçlardan geri durur. İktidar ise onlara
güç sağlar ve toplumun yaptırımını azaltır. Bunun sonucunda da dejenere
olur, yani ahlaktan kolayca taviz verir hale gelirler. Eğer ellerinde
mutlak bir güç varsa, yani bir ülkenin mutlak hakimi olurlarsa,
kibirlerini tatmin etmek için her yolu deneyebilirler.
Bu "dejenerasyon kuralı"nın geçerli olmadığı tek insan
modeli, Allah'a samimi olarak iman eden, O'ndan korkan O'nun rızası
için dine sarılan, dine göre yaşayan insanlardır. Ahlakları topluma
bağlı olmadığı için, en mutlak iktidar dahi onları etkilemez. Allah
Kuran'da bu ideal hükümdar modeline örnek olarak Hz. Davud'u vermiş,
onun, kendisinden hüküm sormaya gelen insanlara hükmederken dahi,
bir yandan büyük bir teslimiyet ve boyuneğicilik içinde Allah'a
dua edip yalvarmasını örnek göstermiştir. (Sad Suresi, 24)
İslam tarihinin adaletli, müşfik, mütevazi ve olgun hükümdarlarla
dolu olması, Allah'ın Müslümanlara Kuran'da öğrettiği bu ahlaktan
kaynaklanmaktadır. Müslüman bir yönetici Allah'tan korktuğu için,
kendisine verilen hiç bir imkan ve iktidar onu dejenere etmez, şımartmaz,
kibirlendirip zalimleştirmez. (Elbette İslam tarihinde de İslam
ahlakından uzaklaşarak "dejenere olmuş" yöneticiler ortaya
çıkmıştır, ama bunların hem sayısı hem de etkisi sınırlıdır.)
Sonuç
Tarih, İslam'ın, Ortadoğu'ya adaletli, hoşgörülü, müşfik bir yönetim
tarzı sunan tek inanç sistemi olduğunu göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun
bölgeden çekilmesiyle bitmiş olan "Pax Ottomana" (Osmanlı
Barışı) bugün hala telafi edilebilmiş değildir. Osmanlı'nın ardından
Ortadoğu önce Avrupalı sömürgecilerin yönetime geçmiş, daha sonra
da İsrail'in işgalci ve mütecaviz politikalarının hedefi olmuştur.
Ortadoğu'daki mevcut çatışmaların ise temel bir nedeni vardır:
Tarafların barışa yanaşmaktaki isteksizlikleri. İsrail'in yapması
gereken, Birleşmiş Milletler'in 242 sayılı kararına uyarak 1967
öncesi sınırlarına geri çekilmesi, Filistin halkının haklarını tanıması
ve teslim etmesidir. Filistinlilerin (ve diğer Arapların) yapması
gereken ise "İsrail'i denize dökmek, tüm Yahudileri sürgün
etmek" gibi hedefleri terk edip, "Yahudilerle bir arada
yaşamayı" kabul etmektir. Ve en önemlisi, haklı mücadelelerini,
sivil insanlara karşı uygulanan barbarca terör eylemleriyle kirletmemektir.
Kısacası Ortadoğu'ya barışın gelmesi için, tarafların ılımlı ve
hoşgörülü olmayı kabul etmeleri, Yahudi ırkçılığından veya Arap
şovenizminden kurtularak barış için samimi bir çaba göstermeleri
gerekmektedir. Bunun için gereken vizyon ise, İslam ahlakının tarihte
Ortadoğu'ya öğrettiği meziyetlerde saklıdır.
|