|
Terörizmin Gerçek İdeolojik Kökeni
DARWINİZM VE MATERYALİZM
HARUN YAHYA
|
Giriş

Darwin, "insan çatışan
hayvandır" diye özetlenebilecek teorisiyle, şiddeti meşrulaştırdı. |
Pek çok insan evrim teorisini, ilk olarak Charles Darwin'in ortaya
attığı, bilimsel delillere, gözlemlere ve deneylere dayalı bir teori
zanneder. Oysa evrim teorisinin ilk fikir babası Darwin olmadığı
gibi, teorinin kaynağı da bilimsel deliller değildir. Teori, antik
bir dogma olan materyalist felsefenin doğaya uyarlanmasından ibarettir.
Bugün de teori, kendisini destekleyen bilimsel bulgular olmamasına
rağmen, sırf materyalist felsefe uğruna körü körüne savunulmaktadır.
Bu bağnazlık dünyaya çok büyük belalar getirmiştir. Çünkü Darwinizm'in
ve ondan dayanak bulan materyalist felsefenin yaygınlaşmasıyla birlikte,
"insan nedir" sorusuna verilen cevap değişmiştir. Daha
önceden bu soruya "insan, Allah'ın yarattığı ve O'nun öğrettiği
güzel ahlaka göre yaşaması gereken bir varlıktır" cevabını
veren insanlar, "insan rastlantılarla var olmuş, yaşam mücadelesiyle
gelişmiş bir hayvandır" diye düşünmeye başlamışlardır. Bu büyük
yanılgının faturası ise çok ağırdır. Irkçılık, faşizm, komünizm
gibi vahşet ideolojileri ve diğer pek çok barbar, çatışmacı dünya
görüşü, bu yanılgıdan güç bulmuştur.
Bu makalede Darwinizm'in insanlığa getirdiği bu belayı inceleyecek
ve bunun günümüzün en önemli global sorunlarından biri olan "terörizm"le
ilgisini açıklayacağız.
Darwinizm'in Yanılgısı: "Yaşam Bir Çatışmadır"
Darwin, teorisini geliştirirken temel bir varsayımdan yola çıkmıştı:
"Canlıların gelişimi doğadaki yaşam mücadelesine bağlıdır.
Bu mücadeleyi güçlü olanlar kazanır. Zayıflar ise ezilerek yok olmaya
mahkumdurlar".
Darwin'e göre, doğada acımasız bir yaşam mücadelesi, daimi bir
çatışma vardı. Güçlüler her zaman güçsüzleri alt ediyor ve gelişme
de bu sayede mümkün oluyordu. Türlerin Kökeni kitabına koyduğu
altbaşlık da, onun bu görüşünü özetliyordu: "Türlerin Kökeni,
Doğal Seleksiyon ve Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması
Yoluyla".
Dahası Darwin, "yaşam mücadelesi"nin insan ırkları
arasında da geçerli olduğunu öne sürmüştü. Bu gerçekdışı iddiaya
göre, "kayırılmış ırklar" bu mücadelede üstün geliyorlardı.
Darwin'e göre kayırılmış ırklar, Avrupalı beyazlardı. Asyalı ya
da Afrikalı ırklar ise, yaşam mücadelesinde geri kalmışlardı. Darwin
daha da ileri giderek, bu ırkların dünya üzerindeki "yaşam
mücadelesi"ni yakın zamanda tamamen kaybederek yok olacaklarını
ileri sürmüştü:
"Belki de yüzyıllar kadar
sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları
tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte
yandan insansı maymunlar da… kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece
insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek.
Bu sayede ortada şu anki Avrupalı ırklardan bile daha medeni olan
ırklar ve şu anki zencilerden, Avustralya yerlilerinden ve gorillerden
bile daha geride olan babun türü maymunlar kalacaktır."
[1]
Hintli antropolog Lalita Vidyarthi Darwin'in evrim teorisinin,
ırkçılığı sosyal bilimlere nasıl kabul ettirdiğini şöyle açıklar:
"Darwin'in ortaya attığı
'en güçlülerin hayatta kalması' düşüncesi, insanoğlunun kültürel
bir evrim sürecinden geçtiğine ve en üst kademenin Beyaz Adam'ın
medeniyeti olduğuna inanan sosyal bilimciler tarafından coşkuyla
karşılandı. Bunun bir sonucu olarak, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki
Batılı bilimadamlarının çok büyük bir kısmı ırkçılığı şiddetle benimsediler."
[2]
Darwin'in İlham Kaynağı: Malthus'un Acımasızlık Teorisi

Malthus
Darwin Malthus'un acımasızlık teorisinden etkilenmişti.
|
Darwin'in bu konulardaki ilham kaynağı, İngiliz bir ekonomist olan
Thomas Malthus'un An Essay on the Principle of Population (Nüfus
Prensibi Üzerine Bir Deneme) adlı kitabıydı. Malthus kendi başlarına
bırakıldıklarında, insan nüfusunun çok hızlı arttığını hesaplamıştı.
Ona göre nüfusları kontrol altında tutan başlıca etkenler, savaş,
kıtlık ve hastalık gibi felaketlerdi. Kısacası bu vahşi iddiaya
göre, bazı insanların yaşayabilmeleri için diğerlerinin ölmesi gerekiyordu.
Var olma, "sürekli savaş" anlamına geliyordu.
19. yüzyılda Malthus'un fikirleri oldukça geniş bir kitle tarafından
benimsenmişti. Özellikle, Avrupalı üst sınıfın entellektüelleri
Malthus'un zalimce fikirlerini destekliyordu. "Nazilerin
Bilimsel Arka Planı" isimli makalede, 19. yüzyıl Avrupası'nın
Malthus'un popülasyon ile ilgili görüşlerine verdiği önem şöyle
aktarılmaktadır:
"19. yüzyılın ilk yarısında
Avrupa'da yönetici sınıfın üyeleri, yeni keşfedilen 'nüfus artışı
problemi'ni tartışmak ve fakirlerin ölüm oranlarını arttırmak için,
Malthus'un fikirlerini uygulamanın yöntemlerini planlamak üzere
biraraya geldiler. Vardıkları sonuç özetle şöyleydi: "Fakirlere
temizliği tavsiye etmek yerine tam tersi alışkanlıklara teşvik etmeliyiz.
Şehirlerimizdeki sokakları daha dar yapmalıyız, daha fazla insanı
evlere doldurmalıyız ve vebayı getirmeye çalışmalıyız. Ülkemizde
köylerimizi durgun sulara yakın yapmalıyız, bataklıklarda yaşamayı
teşvik etmeliyiz vs..." [3]
Bu zalimce uygulamanın sonucunda, yaşam mücadelesinde güçlü olanlar
zayıf olanları ezecekler ve bu şekilde hızla artan nüfus da dengelenmiş
olacaktı. İngiltere'de 19. yüzyılda söz konusu "fakirleri ezme"
programı gerçekten uygulandı. 8-9 yaşındaki çocukların günde 16
saat kömür ocaklarında çalıştırıldıkları ve binlercesinin kötü şartlar
nedeniyle öldüğü bir endüstri düzeni kuruldu. Malthus'un teorik
olarak gerekli bulduğu "yaşam mücadelesi", İngiltere'de
milyonlarca fakir insana azap dolu bir ömür yaşattı.
Darwin, işte bu fikirlerden etkilenerek çatışmacı görüşü tüm doğaya
uyguladı ve bu var olma savaşında güçlü olanların ve en iyi uyum
sağlayanların galip geleceklerini öne sürdü. Dahası, söz konusu
yaşam mücadelesinin doğanın meşru ve değişmez bir yasası olduğunu
iddia ediyordu. Bir yandan da yaratılışı inkar ederek insanları
dini inançlarını terk etmeye davet ediyor ve böylece "yaşam
mücadelesi"nin acımasızlığına engel olabilecek tüm ahlaki kıstasları
hedef almış oluyordu.
Bireyleri acımasızlığa ve zalimliğe yönlendiren bu gerçek dışı
fikirlerin yaygınlaşmasıyla, 20. yüzyılda insanlığın ödeyeceği bedel
ağır olacaktı.
Darwinizm'in I. Dünya Savaşı'nın Hazırlanmasındaki
Rolü
Darwinizm'in Avrupa kültürüne hakim olmasıyla birlikte, "yaşam
mücadelesi" kavramı da etkisini göstermeye başladı. Öncelikle
sömürgeci Avrupa devletleri, sömürdükleri ülkeleri "evrimde
geri kalmış ırklar" olarak gösterdiler ve yaptıkları işi
meşru gösterebilmek için Darwinizm'e atıfta bulundular.
Darwinizm'in siyasi etkilerin en kanlısı ise, 1914 yılında patlak
veren I. Dünya Savaşı'ydı.
Ünlü İngiliz tarih profesörü James Joll, Europe Since 1870
(1870'den Bu Yana Avrupa) isimli kaynak kitabında, I. Dünya Savaşı'nı
hazırlayan faktörlerden birinin, o dönemdeki Avrupalı yöneticilerin
Darwinist düşüncelere olan inancı olduğunu anlatır. Örneğin, Avusturya-Macaristan'ın
Başkomutanı General Franz Baron Conrad von Hoetzendorff, savaştan
sonraki anılarında şöyle yazmıştır:
"İnsan sevgisini ön plana
çıkaran dinler, ahlaki öğretiler ve (bu gibi) felsefi doktrinler,
bazen gerçekten insanoğlunun yaşam mücadelesini zayıflatabilirler.
Ama hiçbir zaman bu mücadeleyi dünyanın itici gücü olmaktan çıkaramayacaklardır…
Dünya savaşının büyük felaketi, bu büyük prensiple tam bir uyum
içinde gerçekleşmiştir. İnsanların ve devletlerin hayatlarının
ana gücüyle oluşan bu savaş, aynen boşalması gereken bir yıldırım
yükü gibi, doğanın bir kuralıdır." [4]

I. Dünya Savaşını başlatan Avrupa
liderleri, Sosyal Darwinizm'in etkisiyle, savaşın "biyolojik
bir gereklilik" olduğuna inanıyorlardı. |
Bu gibi bir ideolojik altyapıya sahip olan Conrad'ın neden Avusturya-Macaristan'ı
bir savaş başlatmaya sürüklediğini anlamak zor değildi. Bu gibi
düşünceler dönemin sadece askeri şahsiyetleriyle sınırlı kalmamıştı.
Kurt Riezler, yani Alman Şansölyesi Theobald von Bethman-Hollweg'in
kişisel danışmanı ve sır dostu, 1914 yılında şöyle yazmıştır:
"Mutlak ve ezeli düşmanlık,
insanlar arasındaki ilişkilerin doğasında vardır. Her yerde gördüğümüz
daimi nefret… insan tabiatının bozulmasından kaynaklanmamaktadır,
aksine doğanın ve yaşamın kaynağının özünde zaten bu vardır."
[5]
I. Dünya Savaşı generallerinden Friedrich von Bernardi ise, savaş
ve doğadaki savaşım kanunları arasındaki bağlantıyı şöyle kurmuştur:
Savaş
biyolojik bir gereksinmedir, doğadaki unsunların çatışması kadar
gereklidir; biyolojik yönden yerinde sonuçlar verir, çünkü bu sonuçlar,
varlıkların temel özellikleriyle ilgilidir. [6]
Görüldüğü gibi, I. Dünya Savaşı, savaşmayı, kan dökmeyi, acı çekmeyi
ve çektirmeyi bir tür "gelişme" olarak gören, bunları
değişmez bir "doğa kanunu" sanan Avrupalı düşünür, general
ve yöneticilerin yüzünden çıkmıştı. Tüm bu kuşağı bu kökten yanlış
fikirlerle yıkıma sürükleyen ideolojik kaynak ise, Darwin'in "yaşam
mücadelesi" ve "kayırılmış ırklar" kavramlarından
başka bir şey değildi.
Birinci Dünya Savaşı ardında 8 milyon ölü, yüzlerce harabeye dönmüş
şehir ve milyonlarca yaralı, sakat, evsiz ve işsiz insan bıraktı.
Bundan 21 yıl sonra başlayan ve ardında yaklaşık 55 milyon ölü bırakan
Nazi savaşının temeli de Darwinizm'e dayanıyordu.
"Orman Kanunları"nın Açtığı Yol: Faşizm
Darwinizm 19. yüzyılda ırkçılığı beslerken, 20. yüzyılda doğup
gelişecek ve tüm dünyayı kana bulayacak bir ideolojinin de temellerini
oluşturuyordu: Nazizm.

Naziler'in ırk teorisi ve çatışmaya
olan inançları, Darwin'in teorilerinden ilham almıştı. |
Nazi ideologlarında da yoğun bir Darwinizm etkisi görülmektedir.
Adolf Hitler ve Alfred Rosenberg tarafından şekillendirilen bu teori
incelendiğinde, "doğal seleksiyon", "seçici eşleşme",
"ırklar arası yaşam mücadelesi" gibi, Darwin'in Türlerin
Kökeni kitabında onlarca kez tekrarlanan kavramlara rastlanır.
Hitler ünlü kitabı "Kavgam" (Mein Kampf)'ın ismini
de, Darwinizm'in yaşamın bir mücadele arenası olduğu ve bu mücadelede
üstün gelenlerin hayatta kaldıkları prensibinden esinlenerek koymuştur.
Kitabında özellikle ırklar arasındaki mücadeleden söz etmiş ve şöyle
demiştir:
"Tarih doğanın kendi kendine
olusturacağı yeni bir ırksal hiyerarşi sonucunda eşi benzeri olmayan
bir imparatorluk meydana getirecektir." [7]
1933'deki ünlü Nuremberg mitinginde ise, "yüksek ırkın düşük
ırkları idare ettiğini, bunun doğada görülen bir hak olduğunu ve
tek mantıklı hak olduğunu" ileri sürmüştür.
Nazilerin Darwin'den etkilendikleri bugün konunun uzmanı olan tarihçilerin
hemen hepsi tarafından kabul gören bir gerçektir. "Faşizm'in
Yükselişi" (The Rise of Fascism) isimli kitabın yazarı
Peter Chrisp de bu gerçeği şöyle ifade eder:
"Charles Darwin'in insanların
maymunlardan evrimleştiği teorisi ilk kez yayınlandığında alay konusu
olmuştu, fakat daha sonra geniş bir alanda kabul edilmişti. Naziler
Darwin'in teorilerini... savaş ve ırkçılığı haklı göstermek için
kullandılar." [8]
Tarihçi Hickman da Hitler'in Darwinizm'den etkilendiğini şöyle
açıklar:
"Hitler katı bir evrimciydi.
Psikozunun derinlikleri ne olursa olsun Mein Kampf kitabı
bir dizi evrim fikrini sergiler, özellikle de en uygunların yaşam
savaşı ve daha iyi bir toplum için zayıfların katledilmesi fikirlerine
yer verir." [9]
Bu görüşlerle ortaya çıkan Hitler, dünyayı eşi benzeri hiç görülmemiş
bir vahşete sürükledi. Başta Yahudiler olmak üzere, pek çok etnik
veya siyasi grup, Nazi ölüm kamplarında feci bir zulme ve katliama
maruz bırakıldı. Naziler'in işgalleri ile başlayan II. Dünya Savaşı
ise, tam 55 milyon insanın yaşamına mal oldu. Dünya tarihinin gördüğü
bu en büyük felaketin arka planında, Darwinizm'in "yaşam mücadelesi"
kavramı yer alıyordu.
Kanlı İttifak: Darwinizm ve Komünizm

Marx'ın diyalektik materyalizmi
şiddeti ve devrimcilik uğruna kan dökmeyi haklı gösterdi. |
Sosyal Darwinizm'in sağ kanadında faşistler yer alırken, sol kanadında
ise komünistler bulunur. Darwin'in teorisinin en ateşli savunucuları
arasında, komünistler her zaman için önemli bir yer tutmuştur.
Darwinizm ile komünizm arasındaki bu ilişki, her iki "izm"in
kurucularına kadar uzanır. Komünizmin kurucuları Marx ve Engels,
Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabını yayınlanır yayınlanmaz
okumuşlar ve kitaptaki "diyalektik materyalist" yaklaşıma
hayran olmuşlardır. Marx ve Engels arasındaki mektuplaşmalar, her
ikisinin de Darwin'in teorisini "komünizmin doğa bilimleri
açısından temeli" saydıklarını göstermektedir. Nitekim Engels
Darwin'in de etkisiyle kaleme aldığı Doğanın Diyalektiği
adlı kitabında Darwin'e övgüler yağdırmış ve "Maymundan İnsana
Geçişte Emeğin Rolü" adlı bölümde evrim teorisine kendince
katkılar yapmaya çalışmıştır.
Marx ve Engels'in yolunu izleyen Plekhanov, Lenin,
Trotsky ve Stalin gibi Rus komünistlerinin hepsi de, Darwin'in evrim
teorisini benimsemişlerdir. Rus komünizminin kurucusu sayılan Plekhanov,
"Marksizm, Darwinizm'in sosyal bilimlere uygulanmasıdır"
adlı sözüyle ünlüdür. [10]
Trotsky'nin ise "Darwinizm, diyalektik
materyalizmin en büyük zaferidir" şeklinde açıklamaları
bulunmaktadır. [11]
Komünist kadroların oluşmasında "Darwinizm
eğitimi"nin büyük rolü vardır. Örneğin Stalin'in, gençliğinde
bir din adamı iken Darwin'in kitapları nedeniyle ateist olduğu
da tarihçiler tarafından not edilen bir gerçektir. [12]
Komünist rejimi Çin'de kuran ve milyonlarca insanı
katleden Mao ise kurduğu bu düzenin felsefi dayanağını, "Çin
sosyalizminin temeli, Darwin'e ve Evrim Teorisi'ne dayanmaktadır"
diyerek açıkça belirtmiştir. [13]
Darwinizm'in Mao ve Çin komünizmi üzerindeki etkisi,
Harvard Üniversitesi'nden tarihçi James Reeve Pusey'in, China
and Charles Darwin (Çin ve Charles Darwin) adlı araştırma kitabında
detaylarıyla anlatılmaktadır. [14]
Kısacası, evrim teorisi ile komünizm arasında kopmaz bir bağ vardır.
Evrim teorisi, canlıların bir tesadüf ürünü olduğunu iddia etmekle,
ateizme sözde bilimsel bir dayanak sağlamıştır. Tamamen ateist bir
ideoloji olan komünizm de bu nedenle kaçınılmaz olarak Darwinizm'e
bağlıdır. Dahası, evrim teorisi doğadaki gelişmenin çatışma (yani
"yaşam mücadelesi") sayesinde mümkün olduğunu ileri sürmekle,
komünizmin temelinde yer alan "diyalektik" kavramını desteklemektedir.
Komünizmin bu "diyalektik çatışma" kavramının 20. yüzyıl
boyunca yaklaşık 120 milyon insanı katletmiş bir "cinayet makinası"
olduğunu düşünürsek, Darwinizm'in dünyaya getirdiği felaketin boyutunu
daha iyi anlamak mümkün olur.
Darwinizm ve Terörizm
Buraya kadar incelediğimiz gibi, Darwinizm, 20. yüzyılda insanlığı
felaketlere sürükleyen çeşitli şiddet yanlısı ideolojilerin kökenidir.
Ancak Darwinizm bu ideolojilerin yanında bir de, çeşitli dünya görüşlerine
etki edebilecek bir "ahlak anlayışı" ve "yöntem"
tarif etmektedir. Bu ahlak anlayışının ve yöntemin temel kavramı
ise, "kendinden olmayanla çatışmak"tır.
Bunu şöyle açıklayabiliriz: Dünya üzerinde farklı inançlar, farklı
dünya görüşleri, farklı felsefeler vardır. Bunlar birbirlerine iki
farklı bakış açısıyla bakabilirler:
1) Kendilerinden olmayanların varlıklarına saygı gösterebilir,
onlarla diyalog kurmaya çalışabilir, "insancıl" bir yöntem
izleyebilirler.
2) Kendilerinden olmayanlarla çatışmak, kavga etmek, onlara zarar
vererek avantaj kazanmak yolunu seçebilir, yani "hayvani"
davranabilirler.
"Terörizm" adını verdiğimiz felaket, bu ikinci bakış
açısının bir ifadesinden başka bir şey değildir.

Terörü meşru bir yöntem olarak gören
fikirler, materyalizmden kaynak bulur. |
Bu iki yaklaşım arasındaki farkı irdelediğimizde, Darwinizm'in
insanların bilinçaltına aşıladığı "insan, çatışan hayvandır"
telkininin son derece etkili olduğunu görürüz. Belki çatışma yolunu
seçen insan ve grupların çoğunun Darwinizm'den, bu ideolojinin prensiplerinden
haberi yoktur. Ama sonuçta felsefi temeli Darwinizm'e dayanan bir
bakış açısını benimsemektedirler. Onları bunun doğruluğuna inandıran
şey, "bu dünyada güçlüler ayakta kalır", "büyük balık
küçük balığı yutar", "savaşmak erdemdir", "insan
savaşarak yücelir" gibi temeli Darwinizm'e dayanan sloganlardır.
Darwinizm'i kaldırın, bu sloganların da altı boş kalacaktır.
Aslında Darwinizm kaldırıldığında, geriye "çatışmacı"
bir felsefe kalmamaktadır. Yeryüzündeki insanların büyük bölümünün
inandığı her üç İlahi din de (Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslam)
çatışmacılığa karşıdır. Her üç dinde de, yeryüzünde barış ve huzur
sağlanmasını amaçlamakta, masum insanların öldürülmesine, zulüm
ve işkence görmesine karşı çıkmaktadır. Çatışmayı ve şiddeti, Allah'ın
insanlar için belirlemiş olduğu ahlaka aykırı olan, anormal ve istenmeyen
kavramlar olarak kabul etmektedir. Oysa Darwinizm, çatışmayı ve
şiddeti, mutlaka var olması gereken, doğal, doğru ve meşru kavramlar
olarak görmekte ve göstermektedir.
Bu nedenle, eğer birileri çıkar da, İslam, Hıristiyanlık veya Yahudilik
adına, bu dinlerin kavramlarını ve sembollerini kullanarak terör
uygularsa, çatışmacılık körüklerse, bilin ki o kişiler Müslüman,
Hıristiyan veya Yahudi değildir. Gerçekte bir Sosyal Darwinisttir.
Din kisvesi altına gizlenmiştir, ama samimi bir inanç sahibi değildir.
Dine hizmet etmek için ortaya çıktığını iddia etse de, gerçekte
dine ve dindarlara düşmandır. Çünkü, bizzat dinin yasakladığı bir
suçu, hem de insanların gözünde dini karalayacak şekilde, zalimce
işlemektedir.
Dolayısıyla dünyamızı saran terör belasının kökeni, herhangi bir
İlahi dinde değil, dinsizlikte, dinsizliğin çağımızdaki tanımları
olan "Darwinizm" ve "materyalizm"de gizlidir.
|